Hilmi Çetin

Türkiye’de Natoculuk ve Avrasyacılık


24.11.2017

Osmanlı Devleti, 2.Viyana Muhâsarası'nın ardından gelen yenilgiler silsilesi netîcesinde, dış ittifaklara dayanarak bekâsını teminat altına alabileceği gerçeğini güçlü bir şekilde hissetmeye başlamıştır. Herkesle aynı anda kavga etmek gibi bir lüksü olmadığı gerçeği onu dış ittifak arayışlarına itmiştir. Bu dış desteği zaman zaman Fransa'dan bâzen de İngiltere'den bulmuştur.Hatta gün gelmiş, Kütahya'ya kadar gelen valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa kuvvetlerine karşı ezelî düşmanı telakki ettiği Rusya'nın muzâheretini talep etmiştir.

93 Harbi'ne kadar Osmanlı Devleti'nin mevcûdiyetini Rusya'ya karşı bir tampon olması hasebiyle zarûrî gören İngiltere, bu tarihten sonra bu pozisyonunu değiştirmiştir. Bunun üzerine Sultan Abdülhamid, dış politikada bir denge olarak Almanya'yı denkleme sokmuştur.

Osmanlı'dan devraldığımız bu denge politikası gütme geleneğini Cumhuriyet de devam ettirmiştir. Kurtuluş Savaşı'ında emperyalistlere karşı genç Sovyetlerin desteğini alan Atatürk pragmatizmi, cumhuriyet kurulduktan sonra İngilizlerle ilişkileri geliştirme yoluna gitmiştir. 2.Cihan Harbi'nin başlarında Alman savaş makinası ortalığı kırıp geçirirken Mihver kuvvetlerine yakın duran İnönü, savaşın seyri değişince Müttefiklere yanaşma ihtiyacı hissetmiştir. Bütün bunlar, tek başına yeterince güçlü olamayışımızın getirdiği pozisyon değişiklikleridir.

Dış politikada güçlü müttefik arayışımızda, 2.Cihan Harbi'nden sonra dümeni ABD ve NATO'ya kırdık. Bizi NATO çatısı altına iten de gayet haklı bir korkuydu; ezelî düşmanımız Rusların bir uydusu, tebâsı olma korkusu. Son 250 yılda Ruslarla defaatle savaşmış ve bu savaşların çoğunu kaybetmiştik. Tahripkâr Türk-Rus harpleri Osmanlı Devleti'nin sonunu getirmişti. Osmanlı'nın son döneminde bu yıkıma şâhitlik etmiş olan Cumhuriyetin yönetici elitlerinin, Sovyet yayılmacılığı konusundaki endişelerini besleyen bazı hususlar da vardı. Sovyetlerin Boğazlar üzerinde bazı talepleri olmuştu. Çarlık Rusyası'nın şedit saldırganlığına şâhitlik etmiş olan Cumhuriyet idârecileri, Ekim Devrimi ile yarıda kalmış Rus yayılmacılığının 2.Cihan Harbi'nden sonra kaldığı yerden devam edebileceği endişesini taşıyorlardı.

Kemal Tahir, Kurt Kanunu adlı romanında “Tarafsızlık diye bir şeyin asla olmadığını, ancak yüzde yüz güçlü isek buna başvurma hakkımızın olduğunu” ifâde eder. Kemal Tahir pek de haksız sayılmaz. Gerçek anlamda bir tarafsızlık için güçlü olmak şart. Dolayısıyla bizim gibi stratejik bir konumda, iki kampın arasına sıkışıp kalmış bir ülkenin o dönemde tarafsızlığı sürdürmeye ne kadar gücü yeterdi bilinmez.

O devrin şartlarında NATO'ya dâhil olmanın pragmatik gerekçeleri vardı. Kötü tarafıysa, bu işin bir pakt üyeliğinin ötesine geçip bünyemizi ele geçiren bir mikroba dönüşmesi oldu; Natoculuk mikrobu. Natocu bir devlet adamı, siyasetçi ve bürokrat tipi türedi. Sadece siyâsette ve sivil bürokraside değil, askeriyede de güçlü bir Natocu damar ortaya çıktı. Natoculuğun devlet teşkilâtında en müessir olduğu yer ordu oldu. Bu mikrop subaylarımızı "bizim çocuklar", TSK'yı ABD'nin kurumsal müttefiki yaptı maalesef.

Yakın Türk siyâsî tarihine az buçuk vâkıf olanlar, darbelerin ardından cuntacıların NATO'ya sadâkat yemînini hatırlayacaklardır. Ne diyordu o meş'um bildirilerde: “NATO'ya ve CENTO'ya bağlıyız.” Bu bağlılık bildirilerindeki NATO vurgusu, bir paktın üyesi olmayı deklare etmenin ötesinde Amerikan menfaatlerine halel gelmeyeceği ve Amerikancı bir çizgiden sapılmayacağı konusunda bir garanti mâhiyetindeydi.

Bünyeye giren bu Natoculuk mikrobuna karşı gelişen antikorlar ise bizim bağışıklık sistemimizin ürettiği savunma refleksleri olmaktan ziyâde, dışarıdan vücudumuza zerkedilmiş, bünyemize uygun olmayan aşılar yoluyla ortaya çıkmışlardı. Nitekim derde devâ olmaktan daha çok vücuttaki harâbiyatın artmasına sebep oldu.

1980'den önce Türkiye'de anti-NATO siyâsetlerin temsilciliğini sol yapıyordu. Sağ ise anti-komünist tavrından dolayı ister istemez siyâsî olarak NATO'yu ehven-i şer olarak görüyordu. Sağ'ın bileşenlerindeki anti-komünist tavrın motivasyon kaynakları ise farklıydı. Dindarların komünist bloğa karşı duruşu daha çok dini anlamda bir ontolojik karşıtlıktan kaynaklanırken, milliyetçilerin anti-komünist pozisyonunu tahkim eden motivasyon ise komünist rejimlerin zulmüne mâruz kalan Batı Türkistan (Sovyet idaresinde) ve Doğu Türkistan (Çin idaresinde) Türkleriydi.

1980 darbesiyle birlikte sol-komünist kanat Türkiye'de ciddi bir tırpan yerken, Natoculuk Evren nizâmı ile birlikte devâm etti. Solun bir kısmı liberalleşti ve Amerikancı, Avrupacı bir çizgiye kaydı. Öte yandan, 1980 öncesi solun önemli bileşenlerinden olan Maocu kanat 1990'larda Ulusalcı-Avrasyacı bir çizgiye evrildi. İlginç olan bu ekibin 1980 öncesinde Çin'i destekleyip Sovyetlere ve o dönem ABD kampında olan Şah İran'ına karşı çıkarken, 1990'larla birlikte Rusya-Çin-İran ekseninde Avrasyacı-Doğucu yeni bir siyasi söylem üretmesiydi.

Türkiye'de siyâsî ve ekonomik bunalımların yaşandığı istikrarsızlık dönemlerinde, Ulusalcı/Avrasyacı yaklaşımın bir alternatif olarak kendisini ön plana çıkardığını müşâhede ediyoruz. Bunun ilk örneği, Türkiye'nin siyâsî ve ekonomik çalkantılar yaşadığı 1997-2003 arası dönemdir. Avrasyacılık(ulusalcılık) bu dönemde siyâsette, akademide ve medyada alternatif bir siyâsî söylem geliştirerek kendisine yer edinmeye çalıştı. 2002 sonlarında AKP'nin iktidara gelmesi ve dış politikada Batı ile iyi geçinmeye çalışan, Avrupacı siyasetlerin hakim olmaya başlamasıyla birlikte, Avrasyacı çizgi etkisini yitirmeye başladı ve sesi cılızlaştı. 2008-2009 yıllarında iyice hız kazanan Ergenekon operasyonlarıyla birlikte Avrasyacıların sivil ve askerî ayağı, Fetö marifetiyle tasfiye edilmek istendi. Bunda da büyük ölçüde başarılı olundu. 2008-2014 arasındaki bu dönemi Türkiye'deki Avrasyacıların fetret devri olarak nitelendirebiliriz.

2014-2017 yılları, Avrasyacıların parladığı ikinci dönem oldu. Avrasyacılar, Fetö'nün 17-25 Aralık darbe teşebbüsünden sonra, 2014 yılında sahneye geri döndüler. Ergenekon operasyonlarıyla hapse giren Avrasyacıların önemli isimleri (Doğu Perinçek, üst düzey generaller) birer birer tahliye edildi. Türkiye'de Avrasyacılığın tekrardan revaç bulması, sesini yükseltmesi 2016 yılıyla birlikte gerçekleşti. Rus uçağının düşürülmesinden sonra devreye girerek Türk-Rus ilişkilerinin düzelmesi için gayret eden Avrasyacı klik, Suriye politikasının revize edilmesi hususunda da aktif olmaya çalıştı.

Tam bu hengâmede Fetöcülerin meş'um 15 Temmuz darbe teşebbüsü gerçekleşti. 15 Temmuz sonrasında Fetö mensuplarının ABD ve Avrupa tarafından himâye görmesi ve buna bağlı olarak artan tansiyon, bir anlamda Avrasyacılara arayıp da bulamadıkları bir fırsat sundu. Doğu Perinçek darbe teşebbüsü sonrası hayatında belki de hiç çıkmadığı kadar televizyonlara çıktı ve gazetelerde kendisiyle mülâkat yapıldı. Hemen her gün, gerek anaakım medyada gerekse de muhafazakar medyada Avrasyacı diyebileceğimiz siyasetçi, gazeteci, emekli generalleri görmeye başladık.

Avrasyacılığın Türkiye'de 15 Temmuz sonrası köpürtüldüğü kadar bir etkisi var mı peki?

Hem orduda hem devlet içerisinde Avrasyacı bir damarın olduğuna şüphe yok. Ama bunların etkisi mübâlağa ediliyor. 15 Temmuz'dan sonra oluşan Batı karşıtı atmosferin buna katkısı da hiç şüphesiz yadsınamaz. Türkiye Avrasyacılarının sembol ismi Doğu Perinçek, defaatle Türk-Rus ilişkilerini kendilerinin düzelttiğini ifâde etti. Ama biz gazeteci Murat Yetkin'in bir yazısından Türk-Rus ilişkilerinin nasıl düzeldiğinin hikâyesini öğrenmiştik. (1) Devlet, Rusya ile ilişkileri iyi olan eski siyâsetçilerden Cavit Çağlar üzerinden bir arka kapı diplomasisi çalıştırmış ve Rusya ile bozuk olan ilişkilerin tamiri için kapı aralanmıştı. Cavit Çağlar'ın geçtiğimiz günlerde Putin'in elinden “Devlet Onur Nişanı” aldığını ekleyelim. Bu ödül, ilk kez bir Türk'e verildi. ”Biz, Ruslar-Çinliler nezdinde çok makbulüz..” diyenlerin beyânatlarına bir de bu bilgilerin ışığında tekrar bakalım.

Avrasyacıların Türkiye'deki gücünün ne olduğu tartışmalarının yanı sıra, bir jeopolitik eksen olarak önerdikleri Avrasyacılığın ne kadar gerçekçi olduğu ise ayrı bir tartışma konusu. Bu konuyla ilgili daha evvelki bir yazımda Asya içi gerilime, Çin-Rus rekâbetine temas etmiştim.(2)

Son dönemde gerçekleşen NATO kaynaklı provokatif eylemlerin yarattığı yüksek tansiyon, bizi fevrî davranmaya itmemeli. Türkiye'nin NATO'dan ayrılmasına lüzum yoktur. Öte yandan Türkiye, NATO'nun devlet içindeki uzantılarını budamalı, ülkemizdeki faaliyetlerini sınırlandırmalı, Natocu tesirleri asgarî düzeye çekmelidir. ABD-NATO patentli Fetö organizasyonunun şerrinden yeni kurtulmuşken, onların boşalttığı alanların belli klikler tarafından doldurulmasına müsaade edilmemelidir. Devletin kapıları siyâsî, ideolojik görüş farklılıklarına bakılmaksızın herkese açık, ama kliklerin tahakkümüne kapalı olmalıdır.

Türkiye'nin 70 yıldır tecrübe ettiği dış güvenliğini bir pakta emanet etme hâli, her alanda bir edilgenliği ve vasatlığı beraberinde getirdi. Bizim ülke olarak ihtiyacımız olan ne Natoculuk, ne Avrasyacılık; bu vasatlığı aşabilecek imkanları aramak ve kendi modelimizi ortaya koyabilmek. Türkiye, değişen şartlara göre konjonktürel olarak dış politikada farklı denge arayışlarına girebilir elbette; mühim olan bu dengelerin kalıcı angajmanlara dönüşmemesi.

Hedefimiz bir mihvere iltihak etmek olmamalı; Türkiye'nin istikâmetini bu milletin âlî menfaatleri tâyin edecektir.

(1) http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/murat-yetkin/turk-rus-krizini-bitiren-gizli-diplomasinin-oykusu-40185705

(2) https://www.timeturk.com/sino-amerikan-iliskileri-hikayenin-baslangici-bugunu-ve-yarini/yazar-767927



    YORUM YAZ

YORUMLAR

/ 24.11.2017 17:25:43
Ordunun içinde hala güçlü bir Natocu kanat var.Fetö tasfiye edilince Natoculr bitti sanılmasn
Foto Galeriler Videolar Yazarlar Günün Özeti
ÇOK OKUNANLAR
TİMETÜRK SON HABERLER
TİMETÜRK BİYOGRAFİ